?????????????

‘Temsil’, bir şeyin başka bir şeyin yerine geçmesi, onu işaret etmesi; birinin başka biri ya da topluluğun adına davranması; bir şeyin bir varlığı belirgin özellikleriyle yansıtması, simgelemesidir.  Başka bir şeyin yerini tutan ve onu insan zihninde canlandıran her şey bir “temsil”dir.

Canlı /cansız bir varlığın “temsili” söz konusu ise; temsil edilen varlığın gerçekçi bir anlayış içinde karakteristik özelliklerinin yansıtılması, sembol olarak ele alınması durumu ifade edilmektedir.

Temsil kavramının Antikite‟de kullanılan biçimi mimesis, en genel anlamıyla, doğa ve insan davranışının sanatta taklit etme /gerçeği yansıtma”, ifadesi (veya temsili) olarak tanımlanmaktadır. Temeli Platon ve Aristo‟ya dayanan temsil kavramının kökeninde yer alan mimesisin Platon tarafından kullanımını anlamak için bu üç temel kavram oldukça açıklayıcıdır. İzlenimler / yansımalar / taklitler (impressions / reflections / imitations)…

Eski Yunan‟dan başlayarak, görme, duyum ya da algı ile ulaşılabilir olarak düşünülen gerçeği betimleme, sanatın temel eğilimi olmuştur.

Sanatın ve felsefenin en temel sorunu olan gerçek, temsil ve taklit en eski tartışmalardan biridir. Temsil kavramı günümüzde de her alanda farklı anlam ve işlev aralıklarında kullanılan yanıyla tanımlanması oldukça güç bir kavramdır. Öte yandan, temsilin, neyi, ne kadar ve nasıl temsil ettiği, temsil etme kriterleri gibi sorular, en çok tartışılan konular arasındadır. Temsilin, temsil ettiği durumu hangi ölçütler çerçevesinde temsil ettiği son derece değişkendir.

Mimesis (taklit-yansıtma) kavramının sanatın tarihi gelişim sürecindeki yeri,  sanat ve felsefe arasındaki bağıntının bilinen en güçlü kanıtı olarak görülmesine dayanmaktadır. Sanatın tinsel bir değer anlayışı içermeye başladığı dönemlerden ele alınmak üzere, mimetik anlamda sanat adına yapılan her betimleme, ilkçağ ve antikçağdan başlayarak, 18. Yüzyıldan itibaren kendisini estetik anlayışlar açısından sorgulanan bir takım polifonik (çok sesli) yaklaşımların içinde bulmuştur. İlkçağda temellenmiş olan bu yaklaşımın hareket noktası tabi ki, öncelikle Homeros’a göre de güzelliğin kaynağı olan “doğa” ile açıklanmaya çalışılmıştır. Taklit etme içgüdüsü ve taklit edilen “şey” arasındaki etkileşim “mimesis” kavramı içinde estetik algıyı yaratan en önemli oluşumdur. İçerik açısından estetikliği yaratan “gerçek neden”, sanat dürtüsünden önce varolan “taklit etme” iç güdüsüdür. Taklit etme eğilimi, tatmin edilme boyutlarında yaşanan tinsel bir “genosenolojik” (soybilim) ilişkidir, bu gereksinmede önemli olan şey, ilişkinin yaşanarak tatmin edilme gerçekliğidir. Sanat eseri bu “içgüdüsel tinsel ilişkiden” doğan bir sonuçtur.

İşte insanın sanat eğilimine ilgi göstermesinin asıl sebebi böyle bir genosenolojik içgüdünün tinsel bir eğilimle yaşanmasıdır. Bu içgüdüsel eğilim doğada var-olan her canlının neslini sürdürme eğilimindeki içgüdüyle anlamı tamamen aynı amaçla kullanılan “şey” dir, yani tinsel olarak genosenolojiktir.

Yüzyıllar boyunca, mitolojik ve poetik (şiirsel) nitelikler de dahil olmak üzere, doğa, mimetik (taklit-yansıtma) olanın kendisini temsil ettiği gibi, mimetik olan da bu anlamda doğal olmayan başka bir şeyi temsil edemez, hatta algılayamaz hale gelmiş ve bu doğrultuda, “doğa mı sanatın, yoksa sanat mı doğanın kimliğidir” yaklaşımlar ve tartışmalar ortaya çıkmıştır.

Yunan ve Rönesanstan sonraki Batı Kültürünün temelini ortaya koyan Mimesis Aristoteles’in poetika adlı ünlü eserinde belirlemiş olduğu sınırlara bağlı kalarak günümüze kadar tüm yansıtma kuramlarının temelini oluşturmaktadır. Sanatta mimese ise karşı, bilinçli bir tavır alış Platon’a aittir. Platon kuramını, Devlet adlı ünlü eserinde estetige de uygulanmıştır.

Filozofları sanat alanında en çok uğraştıran konu, sanatı tanımlama konusu olmuştur. Sanat, felsefenin var olan birçok konusundan biridir. Sanat felsefesi sanatı ve sanat alanındaki güzelliği konu edinir. Sanat felsefesinin temel sorusu sanatın nasıl bir etkinlik olduğu sorusudur. İşte bu soruya Platon’un cevabı, taklit (mimesis) etkinliği olmuştur.  “Sanat alanında öne sürülmüş olan en eski kuram, sanatı bir tür taklit olarak gören mimetik sanat kuramıdır ve bu kuramını geliştiren de antik Yunan düşünürü Platon’dur”

Platon’a göre, yaşadığımız dünyada beş duyumuzla algıladığımız nesneler, göremediğimiz başka bir dünyadaki ideaların taklitleridir. Platon ve Aristoteles sanatsal yaratma edimini tartışırken mimesis kavramını kullanırlar ve daha sonraları bu kavramın yerine temsil (representation) kullanılmaya başlanır. Mimesis ve temsil (representation) anlam olarak aynı şey değildirler.  Bunun yanında Platoncu mimesis anlayışı ile Aristotelesçi mimesis anlayışı ciddi farklılıklar içerir. Mimesis taklit anlamını daha çok içerirken representation (temsil) şeyleri bir taklitle tekrar etmekten daha çok mevcut kılmak, onları zihinde mevcuda getirmek anlamına gelmektedir.

Sanat ve temsil nesneler evreninden, duyularla elde edilen izlenimlerin yansımalarıdır. Platon felsefesinde yansımanın yansıması olarak vücut bulmaktadır. Platon‟un mimetik sanat anlayışına göre, her nesnenin özünü oluşturan varlık ideadır ve nesne ister yapay isterse doğal olsun gerçek değildir, zamanla bozulup çürüyecek ve yok olacak olan maddedir. Bu durumda sanat eseri gerçekliğin değil kopyanın kopyası durumundadır. Sanat gerçekliği değil görünüşün taklidini verir.

Platon, mimesis kavramını diyaloglarında çok fazla ve farklı anlamlarda kullanır. Teknik bir terim, etik bir kavram ve son olarak taklit olarak kullanır. Anlaşıldığı gibi, pratikte mimesis’in karşımıza çıkmış olduğu alanlar farklıdır. Basit bir düşünceyle Mimesis, tıpkı bir ayna içerisine düşen görüngüler gibi her şeyi yansıtır fakat o, sadece bir görüntüdür, bir gerçeklik değildir.

‟Sanat doğayı taklit eder„ sözüyle Aristoteles, sanatın mimesis olduğunu özellikle vurgular. Aristoteles‟in söylediği şekliyle mimesis bir yeniden yaratmadır ve yetkin olanın taklididir. Her insanda doğuştan gelen bir taklit (mimesis) yeteneği vardır ve sanatçı olayların ve varlıkların özündeki ideali, fikri taklit ederek adeta doğanın eksik bıraktığı yanlarını tamamlar.

Son zamanlarda temsil kavramıyla ilgili önemli çalışmalar yapan Jacques Ranciere, Görüntülerin Yazgısı’nda, ‘’Mimesis benzerlik değildir, belli bir benzerlik rejimidir.  Mimesis sanatların üzerine çöken ve onları benzerliğin içine kapatan dışsal bir zorlama değildir. Mimesis, yapma tarzları ile onları görülebilir ve düşünülebilir kılan toplumsal uğraşların düzenindeki kıvrımdır, ne iseler o olarak var olmalarını sağlayan ayrışmadır. Mimesis kopya ile model arasındaki ilişki olarak anlaşıldığı biçimiyle benzerlik değildir. Yapma tarzları, söz kipleri, görülebilirlik formları ve anlaşılabilirlik protokolleri arasındaki bir ilişkiler kümesinin bağrında benzerlikleri işler kılmanın bir tarzıdır.”

Descartes, Hobbes ve Spinoza gibi bazı filozoflar insan doğasına ait bilgiyi açıklamaya çalışırken temsil(representation) kavramını mimesis terimi ile birlikte kullanmaya başlarlar. Rönesansın etkisini içinde barındıran bu dönemin filozofları, doğa ile akıl, madde ile zihin arasında bir uygunluk fikrinden hareketle rasyonalizm fikrine ulaşmışlardı.

Descartes‟ın Kartezyen felsefesinin temelinde bilim ve bilginin kesinliğine inanma fikri yatar. Kartezyen devrim, sanatsal temsil biçimlerini de değiştirmiştir. Görünümlerin gözle görülüp algılandıktan sonra oluşan imgesinin olduğu gibi resmedilmesi, betimlenmesi deneyimi ve şeylerin görünüşü arasındaki ilişkilerin önemsenmesi, görünümlerin parçalara ayrılarak ölçü ve farklılıklarının ortaya çıkartılmasına bırakır. Görünür olan böylelikle, felsefi düzlemde estetiğin alanına dâhil olur ve bu görünümlerin parçalı okunuşu daha sonraları görünür olan her imgenin bir dili olduğu tezlerine kadar varır.

Alman filozof Martin Heidegger, Descartes‟in Kartezyen yönteminin varlığın unutulmasına yol açtığı için eleştirmiştir. Bu dönemde doğa bilimleriyle uğraşan Galileo ve Kopernikus, kaydettikleri gelişmelerle felsefi düşünceyi önemli derecede etkilemişlerdir. Geliştirdikleri sistematiğin en temel sonucu gerçeklik karşısında gözün yanılabileceğini ortaya koymaları olmuştur.

Klasik Alman Felsefesinin önemli filozoflarından Immanuel Kant iki farklı temsilden bahseder: duyusal anlamındaki ‟sensitive„ yani sezgisel, maddi, materyale dayalı olan; ikincisi ise entelektüel anlamındaki ‟intellectual„ yani anlaşılır, formal ve kavramsal olandır. Sensitive temsilde, şeyler göründükleri gibi temsil edilirlerken yani duyusal olarak düşünülen şeyler, nesnelerin göründüğü şeklinin temsili iken,  İntellectual temsil oldukları gibi temsil edilirler. Kant‟ın temsil kavramını bu şekilde kavraması, temsilin dış dünyadaki fenomenlerin ve gerçekliğin kopyasını yeniden insan bilincinde üretmek olmadığını, tersine gerçeği, ona anlam verecek tarzda mevcut kılmak, yapılandırmak olduğunu ortaya koymaktadır.

Sanatın ana işlevi gerçekliği imgeye dönüştürmek olarak kabul edilirse eğer, bunun uzantısında yer alan temsil gerçeklik ilişkisi ayrıntılı olarak ele alınmak zorundadır. İnsanın gerçeği arayış ve kavrayış serüvenindeki en etkili aracı olan sanat, avant-garde kırılmayla birlikte, değişen temsil biçimleriyle yansıtmaya çalıştığı gerçek nedir sorusunu cevaplandırmaktan kendi varoluşunun anlamını çözmeye evrilmiştir.

İdealist diyalektik felsefenin kurucusu Alman filozof, F. Hegel, tarihin sonu söylemiyle birlikte sonu gelen, tükenen şeyler arasında sanatın olduğunu söyler. Giderek duyumlanabilir olandan yani kökensel anlamıyla estetik olandan uzaklaşan sanat, hakikati bir ölçüde vermektedir ama maddesel boyutundan ötürü onunla tam olarak bütünleşememekte, kavram olamamakta ya da kavram olduğu an sanat dışına düşmektedir. Klasik temsilin göndergesel özelliğinden kaynaklanan bu durum ve özellik, modernite ile birlikte yıkılmaya başlar. Göndergenin yavaş yavaş yokoluşu ile birlikte sanattaki evrilme gerçeği arayıştan, betimleme çabasından uzaklaşıp saf ontolojik varoluşa yönelik arayışlara tanıklık etmeye yönelmiştir. Temsildeki bu değişim temsil krizi olarak adlandırılmakta ve gerçeği arayıştan uzaklaşıldığı için de oldukça eleştirilmektedir.

Sanatın tarihi, temsil tarihi olarak karşılığını bulmaktadır. Bu bakımdan geçmiş kültürlere ait bilgiyi en genel anlamda geçmişin temsil biçimleri ve bu temsil biçimlerinin göndermeleri ile anlamlandırıyoruz çünkü sanatçı yapıtı oluşturan toplumsal şartlar ve dinamiklerin üzerinden işlemektedir. Bu bağlamda temsil, hem kendi çağı ve toplumunun (göreceli olsa da) bir göstergesi, hem de o çağ ve toplumun gerçeklik algısının bir izdüşümüdür diye değerlendirilmektedir.

Sanatsal temsil parametreleri temel olarak; toplumsal dinamik ve dönüşümlere bağlı olarak gerçeklik algısındaki farklılıklar, bu farklılıklara göre temsilin kurulumu, temsilin kendi nesnel gerçekliği, bu gerçekliğin temsil ettiği durum ve tüm bunlara bağlı olarak temsilin estetik konumudur. Temsil, aslında bireysel niteliğini de toplumsal konumundan alır. Bu bakımdan sanat tarihi boyunca her dönem ve toplumun temsil anlayışı doğrusal bir nitelik göstermemiş dönemin egemen ekonomik, felsefi, sosyal ve bilimsel gelişmeleri çerçevesinde değişken bir durum almıştır. Öyle ki, temsil toplumsal bir sürecin içinde gelişir ve dönüşür. Temsilin bu toplumsal ve dinamik yapısı aynı zamanda her toplum ve dönemin kendi belirleyici egemen güçleri dahilinde şekillenir ve çoğunlukla resmi sınırların kontrolü altında gelişir. Bu nedenle her dönemin ya da çağın belirli bir temsil anlayışı vardır.

Sanatın neyi temsil etmediği ve/veya temsil edemediği apayrı bir sorudur. Piktin, “temsil, temsil edilenin çıkarına uygun ve ona karşı sorumludur” derken aslında temsilin toplumsal boyutunu ve tarihsel sorumluluğunu da bir anlamda belirtmektedir.

Empresyonizm (İzlenimcilik) akımına bağlı ressamların dünyayı gördükleri gibi temsil etmeyi bırakmalarıyla atılmıştır ve temsil temel sorun haline gelmiş, sanat kendi kendisini konu haline getirmeye başlamıştır. Manet ve diğer izlenimci ressamlar, tablolarında resim yaptıkları sürecin izlerini gizlememişler, sonrasında ise Cezanne‟ın getirdiği yeniliklerle farklı bir yola girilmeye başlanmıştır. Artık yavaş yavaş doğadaki görüntülerin taklidi bırakılmaya başlanmış, temsil ikinci plana itilmiştir. Nesne dünyasıyla köprüleri tamamen atan ilk modern yapıtlarınsa, Picasso ve Braque’ın kübizm devriminden ilhamla, 1910’lardan itibaren Kandinsky, Malevich ve Mondrian gibi sanatçıların elinden çıktığı kabul edilmektedir. Bu sanatçıların ‘temsil’den tamamen koptukları söylenebilir mi? Temsil eğer, ‘benzerlik’le sınırlı olsaydı, vereceğimiz yanıt elbette ‘evet’ olurdu. Çünkü, örneğin Malevich’in Beyaz Üstüne Siyah Kare’si, üç boyutlu tanıdık bir nesneyi temsil etmez, ona benzemez. Beyaz tuvaldeki o siyah kare, ‘resmin sıfır noktası’nı, yeni bir başlangıcı, ‘figüratif temsil’den kurtuluşu işaret etmekte; onu simgelemektedir. Bu yüzden tüm temsil biçimleri, benzerlik kategorisine sığdırılamaz. Bir imge, şekil, işaret ya da nesne, doğadaki bir başka varlığa benzemese bile, onu temsil edebilir. Bu, tamamen ‘öyle’ kabul etmeyle bağlantılı bir durumdur.

Günümüzde bile görsel sanatın büyük çoğunluğu temsilidir. Aynı şekilde etrafımızı saran fotoğraf, film, video ve televizyon programları da temsillerdir. Hatta çoğu insana göre bunlar taklitle sürdürülen temsillerdir.

Toplumlarda sanat kavramı şekillenmiş bu şekillenmeye etki eden “temsil” kavramı her zaman önemini korumuş ve koruyacaktır, Bu kavramın toplum üzerindeki etkisi kadar sanat ile olan bağı da hep kuvvetli olmuş ve olacaktır.

 

 

KAYNAKLAR:

Arat, N. (2006), Etik ve Estetik Değerler, İstanbul, Say Yayınları.

Arslan, A. (2008), İlkçağ felsefe Tarihi Sofistlerden Platon’a. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Bozkurt, N. (2013), Sanat ve Estetik Kuramları, Ankara, Sentez yayıncılık.

Carroll, Noel (2012) Sanat Felsefesi Çağdaş Bir Giriş. Ütopya Yayınevi, Ankara.

Cevizci, A. (2008), Felsefe, İstanbul, Sentez yayıncılık.

Collingwood R. G., (1958), The Principles Of Art. USA.Oxford University Press. Çüçen, A. (2008), Felsefeye Giriş, Asa Kitabevi. Bursa.

Dagognet, F. (2007), Büyük Filozoflar ve Felsefesi, (Çev. Zeynep Durukol), İstanbul, Yapı kredi yay.

Elmalı, O. Özden, Ö. (2011), İlkçağ Felsefe Tarihi-Metinlerle-, İstanbul, Arı sanat Yayınları.

Eren, Hasan ve diğerleri (1988) Türkçe SözlükTDK Yayınları, Ankara.

France Farago, (2006) Sanat, Doğu Batı Yayınları, Ankara.

Jacques Ranciere,(2008) Görüntülerin Yazgısı, Çeviri: Aziz Ufuk Kılıç, Versus Kitap, İstanbul.

Orhan Hançerlioğlu, (1999) Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul.

Platon, (2002), Devlet, (Çev. Hüseyin Demirhan), Sosyal Yay.

Phaidon, (1995), (Çev. Ahmet Cevizci), Anakara, Gündoğan Yayınları.

Schaeffer J. M., (2000), Art Of The Modern Age, (Translated by Staven Rendall), New French Thought, Princeton,UK.

Scholes, Robert, Semiotics and Interpretation, Yale University Press, New Haven and London, 1982

Tülin Bumin, Hegelde Sanatın Ölümü”, http://www.narteks.net/index.php 92 08.11.2010

Tunalı, İ. (2008). Felsefenin Işığında Modern Resim – Modern Resimden Avangard Resme. Remzi Kitabevi, İstanbul.

Tunalı, İ. (1983), Grek Estetiği, İstanbul, Remzi Kitabevi.

Turgut, İ. (1993), Sanat felsefesi, İzmir, Üniversite Kitabevi.

Ülger, E. (2013), “Platon’un Sanat Kuramının Düşünsel evrimi”, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, 16. 15-28.