32Toplumsal ölçütleri içeren bir olgu olan cinsiyet içinde fizyolojik ve genetik özellikleri bulundurur. Kadın ve erkek toplumsal birer varlıktır ve toplum her iki cinse doğumlarından itibaren belirli konumlandırmalar, roller ve davranış kalıpları yüklemektedir. Toplumda, kadın ve erkeğin konumlara ve rollere uygun davranması beklenmektedir. Toplumsal düzen, egemen ideolojik görüşün yapılandırdığı baskın kültür tarafından biçimlenen ve kabul edilen toplumsal cinsiyet kalıpları ve bu kalıpların getirdiği rollerle oluşmaktadır. Erkeğe verilen güçlü, baskın ve saygı duyulan gibi özelliklerin yanında kadına verilen rollerin değersizleştirilmesi cinsiyetler arasındaki dengeyi olumsuz etkilemektedir.

Sanat tarihinde kadınların sayısı oldukça azdır. Ama dünyanın en muhteşem ve en çok sayıda resmi kadınları anlatır; en çok şiir kadınlara yazılmıştır. Sanatçıların büyük bölümü erkek olunca kadının sanat tarihindeki yeri neresi olabilir sizce? Fotoğraf tarihine baktığımızda kaidenin bozulmadığını, en azından konusu kadın olan çalışmaların sayısının yüksek olduğunu, ancak kadın fotoğrafçı sayısının erkeklere oranla az olduğunu rahatça görebiliriz. Erkek egemen bir dünyadan ve bu egemenliğin sonuçlarından doğal olarak fotoğraf da payına düşeni almıştır.

İcat edildiği günden itibaren fotoğrafçılık alanında, kadınların isimleri fazla duyulmasa da aktif olarak rol oynamışlardır. Kadın fotoğrafçılar teknik ve kimyasal süreçlerle ilgili yapılan ilk denemelerden itibaren fotoğrafçılık tarihinde etkin ve vazgeçilmez olmuşlardır.

1930-1960 arasında cinsiyet rolleri psikoloji bilimi tarafından kabul görmüş ve desteklenmiştir. Yani cinsiyet rollerine uymak topluma uyum sağlamanın iyi bir yolu olarak görülmüştür. Bunun takip eden 20 yıl süresince cinsiyet rollerinin birey için stres kaynağı olduğu görüşü gelişmiştir. Feministler 1970’lerde cinsiyet rollerinin dağılımına karşı iken, 1990’larda iki cinsiyet arasındaki farklılıkları kabullenip ön plana çıkarmaya başlamışlar. Cinsiyetin en çok incelenen farklılıklardan olmasında ise toplumda ve feministler arasında süregelen tartışmaların katkısı olduğu söylenebilir.

Kadının bu yüzyılda kamusal alana inmesiyle birlikte karşılaştığı sorunların şekli değişmiş; hatta bu sorunlarda artış olmuştur. Sürdürülen feminist hareketler ve teknolojik gelişmeler sayesinde kadın toplumsalhayatın içinde yer alabilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında, kadınlar için yeni yapılanmaların kapısının aralandığı ve kadınlar-öteki olarak
adlandırılan (eşcinseller, zenciler, etnik gruplar, Yahudiler… vb.) gruplar daha insanca haklar elde edebilmek için eylemler yaptıkları görülmektedir. Artık kadınlar okul, sendika, iş yeri vb. alanlarda idarikadrolarda yer alırlar. Dünyadaki birçok toplumda erkekler daha güçlü benlikleri yansıtan ve istenir kalıp yargılarla (güçlü, kendine güvenli, korkusuz, bağımsız, gerçekçi), kadınlar ise daha zayıf benlikleri yansıtan kalıp yargılarla (bağımlı, pasif, kararsız, duygusal) tanımlanmaktadır. Kadın, ailenin özel-mahrem alanı olan evin, erkek ise kamusal alanın temsilcisi olarak gösterilmiştir. Evin dışında yapılan çoğu iş erkeklerle ilişkilendirilmiştir. Kadın sokakta alışveriş yapmak, çocuğunu gezdirmek gibi aile için yapılması gerekenleri yapar.Sanayileşme ile birlikte kadın ücretli olarak çalışma hayatına girmiştir. Bunun doğal sonucu olarak kadın, aile ve yakın çevresinden oluşan sınırlı bir topluluktan, çok yönlü ilişkilerin yaşandığı, farklı beklentilerin olduğu bir çevreye de girmiştir. Bu etkiler sonucu, kadının yaşam tarzı, sosyal statüsü ve olaylara bakış biçimi de değişmeye başlamıştır. Kadınların, bunlarla birlikte değişen kendilik algısı ile erkeklerin ve kadınların, kadınları nasıl algıladığı önem kazanmıştır.

Kadınların eşit biçimde yaşam koşullarının sağlanması için başlattığı hareket, zamanla toplumsal cinsiyet rollerine değinen ve kadın lehine pozitif ayrımcılığa giden uç noktalarıyla değişimler yaşamıştır. Kendi içinde de değişen-dönüşen bu hareket aynı zamanda toplum içinde cinsel anlamda “öteki” diye adlandırılan gruplar açısından da olumlu adımlar atılmasına öncülük etmiştir.

“Özgürlük taraftarlığı” olarak tanımlanan Liberal feminizm; zihnin bedenden üstün olduğunu, kadın-erkek eşitliğini ve kadının cinsel özgürlüğünü savunurken; Marksist feministler de kadın ve iş ilişkileri üzerinde çalışmışlardır. Kadının ev içinde yaptığı işlerin değersizleştirilmesine karşı çıkarak nitelik gerektiren konumlarda ve iş alanlarında da başarılı olabileceklerini savunmuşlardır. Radikal feministler, kadınların bedenleri üzerinde cinsel kölelik, taciz, tecavüz, pornografi az ya da çok çocuk doğurma gibi kurulan erkek egemenliğine karşı duran politikalar izlemişlerdir. Sosyalist feministler ise kadınların emeğinin erkekler tarafından sömürülmesine karşı durmuş, kapitalist sistem tarafından oluşturulmuş sınıf ayrımcılığı, ırkçılık ve cinsiyetçiliği eleştirmişlerdir.

Ortaçağda kadının konumunu belgeleyen kaynaklara bakıldığında, kadınları süt sağmak gibi günlük işleri yapan kişi olarak gösterir. Yine “Ortaçağda kadınlarının sanatsal ve entelektüel eğitim alma hakkının sadece soylu aileden gelme şartına bağlı olduğu belirtilir. Bu dönemde yapılan sanatın çoğunluğu manastırda gerçekleşmiştir. Kadınların öğretmenlik yapması bile yasaktır, çünkü kadınlar ancak bir dinleyicidir. Bu anlayışa paralel olarak Ortaçağ karanlığında yapılan gravür veya yağlıboya resimlerde kendini göstermiştir. 16. Yüzyıldan itibaren kadın ressamlar içinde bulundukları toplumda sanatını icra ederek yer alma mücadelesi başlatmışlardır.

Kadınların, sahipleri de erkek olan galerilerin sergitakviminde yer alması ve yine erkek küratörlerin erkek sanatçıyı tercih etme anlayışını yıkmaları uzun zaman alır. Kadınlar uzun süre müzelerin büyük gösterilerinden ve sergilerinden uzaktutulmuşlardır.1959/1960 sergi sezonunda New York Modern Müzesi’nde kavramsal sanatı haber veren“On Altı Amerikan Sanatçı” adlı bir sergi de yer alan tek kadın sanatçının LouiseNevel son olması dikkat çekicidir. 1970 yılında ise “Sanat Emekçileri Koalisyonu” içinde; “Devrimci Kadın Sanatçıları Birliği”, kadınların bu koalisyonda yeterince temsil edilmediğini belirterek, 1971’te Whitney Müzesi’ne karşı imza kampanyası başlatmıştır.

Gerilla Kızların “Metropolitan Müzesi’ne girebilmek için kadınların çıplak olması mıgerekir?” diyerek başı çektiği bir grup kadın sanatçının, posterkampanyaları ile ırkçılığa ve cinsiyet ayrımcılığına karşı sanat alanında yüzlerini gorilmaskeleriyle gizleyen eylemleri, sanat tarihinde, sanat alanında ve medyada çıplak kadın imgesinin çok fazla kullanılmasına rağmen, müzelerde, galerilerde kadın sanatçıların işlerinin aynı çoklukta sergilenmediğine, dikkat çekmesi açısından önemlidir. Gerilla Kızlar’ın eylemlerinin başlıca çıkış noktası ataerkil kültürün yarattığı toplumsal düzen içerisinde sanatın feminist bir bakış açısıyla yeniden gözden geçirilmesi ve sanat alanındaki ayrımcılığın sanat tarihi geçmişinden günümüze uzanan süreçte görünür kılınmasıdır. Bu mücadelenin sonucu olarak günümüzde kadın sanatçıların kabul görme ve eserlerinin müzelerde sergilenme oranı %5’ten %22’ye yükselmiştir.

Ayrıca o dönem Modern sanat içinde olan sanatçıların sadece % 3’ün kadındır. Fakat eserlerdeki çıplakların ise %83’nün kadın olduğu yine feministler tarafından ortaya konulan bir gerçekliktir. İcat edildiği günden itibaren fotoğrafçılık alanında, kadınların isimleri fazla duyulmasa da aktif olarak rol oynamışlardır. Kadın fotoğrafçılar teknik ve kimyasal süreçlerle ilgili yapılan ilk denemelerden itibaren fotoğrafçılık tarihinde etkin ve vazgeçilmez olmuşlardır. NaomiRosenblum, A History of Women Photographers (1994) isimli kitabında Çinli kadın bilim adamı Huang Lu’nun 1800’lerin başında basit bir tür fotoğraf makinesi ile denemeler yaptığını, Alman ressam Friederike Wilhelminevon Wunsch’un 1839’da ışığa duyarlı materyallerle portreler ürettiğini ifade eder.

Fotoğrafçılık tarihinin ilk ve en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen FoxTalbot’tanöğrendiği yöntemle fotoğrafik çizimler yapan ilk kadın fotoğrafçı, İngiliz Anna Atkins’dir. 1941 yılında fotoğraf makinesi sahibi olan Atkins, aslında botanikçidir ve İngiliz alglerini araştırır. İlk kezbir kitapta fotoğrafik çalışmalarını yayınlayan kişi olarak fotoğraf tarihine geçer. İcadının resmi olarak tanındığı 1939 yılından çok kısa bir süre sonra 1840’ların başında fotoğrafla tanışan İngiliz yazar Lady Elizabeth Eastlake ise, erken dönem fotoğraf eleştirmenlerinden biridir.

Lady Hawarden gibi çok sayıda Viktoryan kadın, aile albümleri için oldukça kaliteli fotoğraflar çekmiştir. Bu dönemin en ünlü kadın fotoğrafçıları arasında yer alan Julia Margaret Cameron, ilk kez mitolojik görünümleri sahneleyerek yakınlarını fotoğraflamıştır. 19. yüzyılın önemli portre fotoğrafçılarından biri olarak tanınan İngiliz fotoğrafçı, evinin bir kısmını stüdyo ve karanlık odaya çevirmiş ve aralarında gökbilimci John Herschel, yazar Thomas Carlyle, bilim adamı Charles Darwin’in de yer aldığı çeşitli ünlü ismi görüntülemiştir. Cameron, İngiltere’de sanayi devriminin yükselişi ve Britanya İmparatorluğu’nun zirvesi olarak kabul edilen Viktorya dönemi fotoğrafçılarının özelliklerini yansıtan fotoğraflar çekmiştir. Bu dönem, aşırı düzeyde korumacılıktan gelen tutucu gelenekleri içerir. Fotoğraflarında erdemli kadın figürü yüceltilirken, annelik olgusunun koruyuculuğu temsili olarak vurgulanır.

İlk dönem kadın fotoğrafçıların büyük çoğunluğu, o dönemin erkek fotoğrafçılar gibi satmak için fotoğraf çekmezlerdi. Ancak; 1870’li yıllardan itibaren ticari anlamda fotoğrafçılık yapan kadınlar, stüdyolarda yönetici olarak çalıştılar ve çocuk portreleri çekiminde uzmanlaştılar. Münih’te Sophia Goudstikker, Londra’da Madam Yevonde gibi kadın fotoğrafçılar kendi stüdyolarını açtılar. Goudstikker, bir fotoğrafçı olarak kraliyet lisansı almış ilk kadın fotoğrafçıdır. Yevonde Cumbers, Edwardian dönem fotoğrafçısı ve kadınların seçme hakkının tutkulu bir şekilde savunucusudur. Özellikle, mitolojik hikayelerden ve romanlardan etkilenerek uygun kostüm ve dekorlarla yarattığı mizansenler içerisinde çektiği kadınlardan çarpıcı bir portre koleksiyonu yaratır. Kadınların seçme hakkını savunan hareketin gösterilerini ve yürüyüşlerini fotoğraflayan, İngiliz foto muhabiri Christina (Albert) Broom, fotoğrafçılığa geç başlamasına rağmen ilk kadın basın fotoğrafçılarından biri olarak kabul edilir.

Uzun bir formel eğitim dönemi içermemesi ve portre fotoğrafçılığın yaygınlaşması nedeniyle eğitimli ve kabiliyetli kadınlar için iyi bir gelir kaynağı olur. Resim, heykel gibi kırılması zor geleneklere sahip olmayan bu yeni alan kadınları kısa sürede içerisine alır ve etkinliklerini artırır. Başlangıçta ev ve stüdyo ortamlarında çalışan kadınlar, zamanla evin dışında fotoğraf çekmeye başlar, sosyal ve sanatsal çalışma alanlarını genişletirler. Almanya’da 1890’dan itibaren artan sayıda kadın Berlin’de Avrupa’nın en iyi fotoğrafçılık okullarından biri olan Lette-Verein Photographic School’da eğitim alır. Kadınların çalışma hayatına katılmasını cesaretlendirmek için kurulan ve farklı alanlarda eğitim veren bu okul, X-ray fotoğrafçılık gibi pek çok çekim yöntemini kapsayan eğitimler verir. Öğrencileri arasında daha sonra Man Ray’in Paris’teki stüdyosunda da eğitim gören Marianne Breslauer, ırkçılıkla ilgilenen ve kırsal yaşamdan insanların portreleri üzerine çalışan Erna Lendvai- Dircksen gibi Alman kadın fotoğrafçıları vardır. Kuzey Amerika’da ise 1890’larda sanat fotoğrafçılığını reddederek belgesel çalışmalar yapan, göçmen ağırlıklı aşağı Manhattan sokaklarını fotoğraflayan amatör fotoğrafçı Alice Austen’dir.

Portre ve belgesel fotoğraflarıyla tanınan Amerika’nın ilk kadın haber fotoğrafçısı Frances Benjamin Johnston, önemli siyasi kişilikleri ve film yıldızlarını çeken serbest fotoğrafçı JessieTarboxBeals gibi kadınlar, kendi yaşadıkları toplumları keşfetmek için fotoğraf çekerler. Amerikalı etnograf Mary Schaeffer, Kanada’nın dağlık bölgesini at sırtında ve yayan gezerek ilk kez yerel halkları geniş bir şekilde fotoğraflar. Fotoğrafa konu olan nesne ya da portre ile fotoğraf arasındaki gerçekliğe benzerlik, fotoğrafı farklı bir alana yerleştirirken; başta resim olmak üzere diğer sanat türleriyle ve yaklaşımlarıyla bir etkileşim yaratır. Bu bağlamda; portre fotoğraflarıyla Amerikalı Gertrude Käsebier ve İngiliz Agnes Warburg gibi kadın fotoğrafçılar, resimsellik yaklaşımının özelliklerini fotoğraflarına taşırlar. Resimsellik yaklaşımında ana konulardan biri olan kadın figürü, Käsebier’in fotoğraflarının da ana temalarından birini oluşturur. Kadın ya annelik sembolü olarak vurgulanır ya da tüm etkileyiciliği, zarafeti, hüznü ve yalnızlığı içinde güzellik yaklaşımı ile verilir bu dönem fotoğraflarda. Yerini gerçekçiliğe bırakmış olan romantizmin öncüleri arasında fotoğraflardaki kişilerin gerçek olamayacak kadar romantik bir incelik ve zarafet duygusu bıraktığı Clarence White, kurguları gerçeküstücülük vb. akımlara referans oluşturan Cecil Beaton gibi sanatçılar önemli fotoğraflar üretir.

Sürrealist çalışmalar yapan Claude Cahun, kolajlarıyla tanınan Dadaist Hannah Höch, siyah beyaz soyut görüntüler yaratan LotteJacobi ve Lucia Moholy 1920’lerin estetik ve politik deneyimini kapsayan fotoğraflar üretirler.Dorothea Lange, Büyük Bunalım’ın kurbanlarını özellikle kadın ve çocukları görüntüleyen yapıtlarıyla hem belgesel fotoğrafçılığı hem de basın fotoğrafçılığını önemli ölçüde etkiler ve sosyalbelgesel fotoğraf tarzının en önemli fotoğrafçılarından biri olarak yankı uyandırır. Devlet, bu fotoğrafların ardından göçmenler için özel kamplar kurar ve yaşamlarını kolaylaştırmak için önlemleralır.

Gerda Taro savaşın ön saflarında yer alarak fotoğraf çeken ve görevdeyken ölen ilk kadın savaş fotomuhabiri olarak tanınır. Margaret Bourke-White, Life dergisi için ilk kapak resmini üretir ve onungrafiksel fotoğraf tarzı derginin görsel tasarımını belirler. 1970’den itibaren kadın ve kadın fotoğrafçılar üzerine kitaplar yayımlanmaya başlar. Anne Tucker’ın The Woman’s Eye (Kadının Gözü)(1973), Val Williams’ın Women Photographers: The Other Observers, 1900 to the Present (KadınFotoğrafçılar: Öteki Gözlemciler, 1900’den Günümüze) (1986), Naomi Rosenblum’un A History of Women Photographers (Kadın Fotoğrafçılar Tarihi) (1994) gibi kitaplar, fotoğrafçılıktarihinden dışlanan kadınlar üzerine incelemeleri içerir.Bu kitaplar, dönemin bazı eleştirmenleritarafından yadırganır ve kadınsı bir yaklaşım olarak değerlendirilir. Ancak bu eleştirmenlere karşılık,baskın erkek bakış açısının dışında kadınsı bir yazım ve eser üretiminin mümkün olabileceğifikri yaygınlaşır. Özellikle medya çağının cinsiyet ve cinsiyete yönelik kalıplaşmış yargılara yönelik yaklaşımını; Levine, Sherman, Kruger’ın başını çektiği kadın fotoğrafçılar postmodern bakış açısından irdelerler.

Barbara Kruger, Untitled,1981

Barbara Kruger, Untitled,1981

Levine’nin çalışmaları, kadınların görünümlerini kamulaştırmak üzerinedir. Kadınları değil kadınlığın ifadesini gösterir. Dilin yapısından ve psikanalizden yola çıkarak cinsellik, öznellik, arzu, simgeler, söylemler ve eril dünyanın eleştirilmesi üzerine odaklanan Héléne Cixous, Luce Irigaray ve Julie Kristeva gibi feminist kuramcılardan etkilenen sanatçı Barbara Kruger’ınUntitled, 1981 çalışmasında bu etkileri görmek mümkündür.Kruger, Your/My ya da diğer çalışmalarında kullandığı I/You gibi dile ait temsilleri, özneyi değiştirmek için kullanarak, eserlerinde erkek egemenliğinde olan düşünsel ve toplumsal yapılara eleştirel göndermelerde bulunur.

Beden ve sanat eleştirisi üzerine dikkate alınması gereken bir diğer sanatçı ise Cindy Sherman’dır. Sherman, 70’lerin ve 80’lerin kültürel ortamıyla tekrar biçimlenerek, medya ve kültür içinde klişeleşmiş kadın tanımlamalarından söz eder. Sherman’ın tarzı, arzu edilen kadın (bakan tarafından/erkek tarafından) bakış açısını ters yüz etme üzerine odaklanır.

Sherman’ın çalışmalarında, kadının tüm alanlarda ki (toplumsal, sanatsal, imgesel,tarihsel süreçlerde) varoluş veya yeralış biçimlerinin yine kendisi tarafından canlandırıldığıgörülür. Sherman, güncel, popüler, tarihsel, sanatsal (ünlü ressamların röprodüksiyonları gibi)durum veya kişileri canlandırdığı çalışmalarında kendini, peruklar, makyaj ve kıyafetlerledeğiştirerek bir başka kişiye dönüştürürken aynı zamanda çok bilindik bir yapıtı da kendi yapıtına dönüştürmeyi başarır.

Sherman, postmodern yapıdan ve feminist yaklaşımlardan destek alarak; kararsız,endişeli kadın rollerini ve cinsiyetiyle birlikte kadına biçilen cinsel ve toplumsal rolleri de sunar.

 Cindy Sherman

Cindy Sherman

Kadının, sanatsal çalışmalarda yer alışı kimi zaman Andy Warhol’un Marilyn Monroe(dönemin en ünlü, en sansasyonel ve cinsel obje olarak sunulan kadını) çalışmalarında olduğugibi popüler kültürün öne çıkan değerlerinin ele alınması biçiminde yansıtılmaktadır.

Andy Warhol

Andy Warhol

Kadının her alanda mükemmel olmasını isteyen ve bekleyen klasik erkek düşüncesine bir gönderme gibidir. Ev işlerini yapacak, erkeğine hizmet edecek, aynı zamanda da kusursuz bir güzelliğe sahip olacak. Ama sanki burada daha çok kadının duygusal olarak bu beklentiler arasında sıkışmış kalmış bir ruh hali kendini göstermektedir.

Benjamin Kanarek

Benjamin Kanarek

Modern sanat anlayışı doğrultusunda; gerçekliğin teknolojik gelişmelerle organik bağının bulunduğunu ve gerçekliğin yansıtılması krizinin sürekli olarak var olacağı ortadadır. Bu sadece kadın ve bedeni sorunu değil birey de aynı krizi yaşamaktadır. Öznel olarak fotoğrafın artık gerçeği kopyalama ve yansıtması gibi bir görevi bulunmamaktadır.

Emel Karakozak

Kaynaklar
1. ANTMEN, A; 20.yy Batı Sanatında Akımlar, (3.Baskı), İstanbul 2010.
2. BATUR, E; Modernizmin Serüveni 1-2(1. Baskı), İstanbul 2006.
3. CLARK, T; Sanat ve Propaganda,(2.Baskı), İstanbul 2011.
4. GUERRILLAGIRLS, (2007). Text: Some of ourgreatesthits, Erişim: 18 Ocak 2008,http://www.guerrillagirls.com/posters/index.sht
5. KADIOĞLU, S., (2005). 20. Yüzyıl ve Kadın Batı Ülkelerinde Kadın Hareketleri,1. Basım, Gri Yayınevi, İstanbul.
6. OWENS, C. (2001). “Discourse of Others: Feminist andPostmodernism (1983)”, ArtandFeminism, Editor: Helena Reckitt, PeggyPhelan, First Edition, PhadionPress Ltd., Hong Kong.
7. TOPÇUOĞLU, N; “Bir Gösteri Sanatı Olarak Fotoğrafçılıkta Yönetmensel Tavır Üzerine Notlar”, Sanat Dünyamız, Sayı: 67, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1998.